Boşluğun çağrısı (L’appel du vide), derinlerden gelen ve zihnimizi işgal eden bir fısıltı gibidir. Gecenin en karanlık anlarında yüksek bir yerin tepesinden yeryüzünü izlerken ya da yalnızlığın en derin noktasında bir vapurda dalgaları seyrederken duyulan, belki de içsel bir uyanışın ayak sesleridir. Lakin bu ses, bir kurtuluş değil aksine, insanın kendi zihninin derinliklerinde kaybolmayı arzuladığı, karanlığı çağrıştıran tedirgin edici bir yolculuktur da aynı zamanda.
Şöyle bir düşününce aslında herkesin içinde bir boşluk vardır, bazılarımız buna bir isim vererek tanımlarız, bazılarımızsa onu yok sayarak hayatımıza devam ederiz. İçimizde hissettiğimiz o boşluk kimi zaman katlanılmaz olsa da onunla bir yaşamı idame ettirmek zorunda kalırız. Araya yıllar, ilişkiler, meşguliyetler ve sorumluluklar girse bile o hep oradadır, her birimizin kendi sessizliğinde saklıdır. Ve bir gün gelir ki, zihnimizin içinde oradan oraya savrulurken boşluğun çağrısını duyarız. Yıllar boyu biriken ve hep bastırmaya çalıştığımız, içinden çıkamadığımız tüm düşünceler bir fırtınaya döner ve bizi içine çekmek isteyen bir girdap gibi üzerimize çöker. Belki de o an zihnimizin en karanlık ve sonsuz olduğu andır ama garip bir çekiciliği de vardır.
Neden bu çağrıyı hissettiğimizi hiç düşündünüz mü? Bir binanın tepesinde, bir uçurumun kıyısında, bir köprünün üzerinde veya yalnızca vapurda dalgaları seyrederken neden ansızın boşluğa adım atmayı arzularız? Belki bir kaçış, belki de kendimizi bulma isteği… Boşluğun çekiciliği her şeyi sıfırlayan, bizlere yeniden bir varoluş sunan bir ayna olmasından mı kaynaklanır yoksa gerçek dünyadan kaçma isteği uyandıran, her şeyin bambaşka olduğu fantastik bir hayal dünyasının kapısını aralayan bir düşünce olmasından mı? Boşluğun çağrısını duyduğumuz anlarda tüm maskeler düşer, tüm roller etkisini yitirir. Orada, kim olduğumuzu ya da kim olmak istediğimizi sorgularken boşluk bize kendimizi hatırlatır ve geriye yalnızca çıplak bir gerçeklik kalır.
Bir uçurumun kenarında olduğumuzu düşünelim. Önümüzde uçsuz bucaksız bir derinlik, o son adımı atarsak ne olacağı belirsiz. İşte tam da bu noktada içimizdeki gürültüye karşı bir sığınak olacak o ses yankılanır içimizde: Atla…
Bir adım daha atsak, kendimizden geçip her şeyden vazgeçsek nereye varırız? Aslında burada söz konusu olan intihar düşüncesi değildir. Atacağımız o son adım uçurumun kıyısından boşluğa doğru değil, kendi içimize, yıllar boyu kaçtığımız benliğimize doğru olacak. Her şey karanlık ve belirsiz olsa da bilinmeze adım atmak gereklidir bazen. Belki de içimizdeki o boşlukta en saf halimizi bulacak ve tüm gürültüden, karmaşadan arınarak özümüze yaklaşacağız.
Boşluğun bize vaat ettiği herhangi bir şey yoktur; kendi benliğimize yapacağımız yolculukta bulacağımız şey belki huzur, belki acı, belki de mutluluk olacaktır. Akşam saatlerinde bir vapur yolculuğunda dalgaları izlerken karanlık suların bir çiçek bahçesinin kapılarını aralayabileceğini düşünebiliriz ya da gündüz vakti pencereden bakarken gökyüzünün tüm ihtişamıyla gözlerimizin önünde olduğu, güneşin tatlı bir şekilde göz kırpıp tenimizde sarhoş edici bir sıcaklık bıraktığı anlarda, en derin acılarımızla yüzleşip içine düştüğümüz dipsiz kuyudan yüzeye çıkamayacağımızı hissedebiliriz. Bu tamamen neyi görmek istediğimizle alakalı. Ve bunu o yolculuğa çıkmadan keşfedemeyiz. Boşluğun bize sunduğu, bir an için yalnızca kendimiz olduğumuz eşsiz bir deneyimdir. Orada, ilk kez gerçekten var olarak kendimizle baş başa kalacağız ve belki de en sonunda, bu sonsuz boşluğun içinde kaybolarak kendimizi bulacağız. O son adımı atarak zihnimizin karanlığına dalmak korkutucu ve zor olabilir lakin unutmamak gerekir ki gecenin en karanlık saatleri şafak sökmeden hemen öncesidir.



Zihin açıcı…