Simsiyah saçları vardır, devamlı onlarla oynar sanki içindeki sıkıntı saç tellerinden dökülüp onu artık rahat bırakacakmış gibi. Yeni bir sabaha gözlerini açtığı ilk anda demli bir çay içer, birkaç saat sonra da kopkoyu kahvesini. Kırık dökük hayatındaki tek güzel şey olan penceresinin kenarına iliştirdiği, canı istediğinde minicik mavi çiçekler açan saksısını sever en çok. Bir tek ona gözü gibi bakar o mavi umut çiçeklerini bir kere daha görebilme umuduyla.
Fazla duramaz evde. Hemen atar kendisini sokağa yaz kış fark etmeksizin. İlk iş sokaktaki kedileri besler, başlarını okşar. Bir tanesi çıkıp da kuyruğunu bacaklarına sürtmeye başladığında ise o güne dair umutları yeşeriverir birden. Gün içinde başına ne geleceği, hangi kötülükle karşılaşacağı hiç önemli değildir o andan sonra. Hâlâ damarlarında dolanan minicik bir umut kıvılcımını taşır bedeninde.
Sokağın köşesini döndüğünde küçük bir çocuk görür. Burnunun ucu soğuktan kızarmış, minik ellerinde önünden geçenlere satmaya uğraştığı birkaç paket mendil. Üzülür çok ama elinden bir şey gelmez çünkü bilir, caddenin öbür ucunda onu izleyen ve kazandığı üç beş kuruş parayı almak için tetikte bekleyen kaba saba bir adam vardır. Başını çevirip devam eder yoluna. Hepimiz gibi.
Ağlayamaz üzüldüğünde. Gözleri yanar, burnu sızlar sadece. En büyük kayıplarında da, kalbi sökülürcesine acıdığında da tek bir damla akmaz gözlerinden. Ruhu ölü bedenlerin gözyaşları da kurumuştur.
Öyle büyük bir boşluk hisseder ki içinde, o boşluğu tanımlayabileceği kelimeleri oluşturan harfler, dünya üzerindeki hiçbir dilin alfabesinde yer almaz. Susar bu yüzden. Susmak, meydan okumaktır. Tüm acılara, mutluluklara, sevgilere ve özlemlere karşı yalnızca susmak, bir başkaldırıdır.
Adımları hep denizi bulur. Kıyıdaki bir bankta saatlerce oturur ve öylece sonsuz maviliği izler. Her rengin kendine has bir ahengi vardır ama mavi başkadır. Deniz mavisi, gökyüzü mavisi, bazen bulutların içine gizlenen belli belirsiz mavilik, umut çiçeklerinin mavisi… Her birinin hikâyesi ayrıdır. Her biri bambaşka hislere sürükler.
Ceketinin cebinde sayfaları kırış kırış olmuş bir kitap taşır daima. Her gün, bıkmadan usanmadan o bankta otururken çıkarıp o kitabı okur. Bazı cümlelerin altı defalarca çizilmiştir ama umursamadan bir daha çizer. Kendini hep aynı cümlelerde bulur.
Alışkanlıkları kutsalıdır. Her sabah içtiği bir bardak demli çayı, katran karası kahvesi, kedileri, o banka ulaşan adımları, devamlı altını çizdiği cümleleri, sürekli saçlarıyla oynayışı, sonsuz maviliklerde kayboluşu… Ve hatta her gün o çocuğu görmek bile. Sanki birinden birini eksik yapsa varlığı silinecek yeryüzünden.
Ve o gün elindeki yıpranmış kitabı kapatıp ayaklanacağı esnada bir yabancıyla göz göze gelir. Uçurum mavisi gözlerini üzerine dikmiş onu temkinli bir şekilde izleyen yabancıya denk düştüğü anda bakışları, zihninin içinde tek bir cümle yankılanır ve dudaklarında sahici olmayan kırık bir gülümseme yer edinir.
Ölüm günümüz kutlu olsun.


