Çok eski bir efsaneye göre, uzak diyarlardan birinde genç bir adam yaşardı. Soylu bir ailenin varisi olan Vidar, genç yaşına rağmen cesareti, zekâsı ve savaş yetenekleriyle dillere destan olmuştu. Onun gözünde savaş bir sanattı ve her hamlesi, her stratejisi ustalıkla düşünülmüş bir ressamın fırça darbeleri gibiydi. Vidar’ın şanı sadece savaş meydanlarında değil, aynı zamanda halkın arasında da dilden dile dolaşıyordu. Yoksullara yardım etmek, düşkünlerin ihtiyaçlarını karşılamak gibi erdemlerle anılıyor, halk arasında “Asil Savaşçı” olarak tanınıyordu. Diyardaki bütün soylular kızlarını Vidar ile evlendirebilmek için adeta birbirleri ile yarışıyordu ancak Vidar hiçbirine dönüp bakmıyordu bile. Onun gönlü çok uzun zamandır başka birindeydi.
Ormanın hemen kıyısında yaşlı annesi ile birlikte gözlerden uzak, sessiz sedasız bir yaşam süren, cehennem ateşinin öpücüğünü saçlarında taşıyan güzeller güzeli Freyja. Yemyeşil gözleri içerisinde ormanın tüm renklerini barındırıyordu. Bembeyaz teni hiç güneş görmemiş gibi büyüleyiciydi. Lakin köylüler genç kızı ve annesini cadılıkla itham ediyor ve onları dışlıyordu. Ne zaman bir çocuk hastalansa onlardan biliniyordu. Yaşlılar, Freyja’nın şeytanın tohumu olduğunu herkese haykırıyor ve saçlarının ateş kızılı olmasının sebebinin annesinin şeytanla olan yasak ilişkisinden dolayı Tanrı’nın laneti olduğuna inanıyorlardı.
Vidar’ın emrindeki askerler ile birlikte uzak bir diyara sefere çıktığı vakitlerdi. Onlar gideli o kadar uzun zaman olmuştu ki bir tarafı dik ve korunaklı bir yamaca dayanan, diğer bir tarafı uçsuz bucaksız bir mavilik sunan okyanusa bakan büyük, ihtişamlı kaledeki telaşlı koşuşturmaca tüm diyarın dikkatini çekiyor ve halkı huzursuz ediyordu. Birer gün arayla birlikler kaleden ayrılıyor ve giden bir daha geri dönmüyordu. Üstüne üstlük çocuklarını yataklara düşüren bir salgın baş göstermişti. Günler, belki de haftalar sonra çocuklar hâlâ iyileşmeyince yerel halk, askerlerin yokluğunda Freyja ve annesinin çocukların ruhlarını kendi çıkarları için şeytana adadıklarına birbirlerini inandırdılar. Onlar bu diyarda nefes almaya devam ettikçe asla huzur bulamayacaklarını söyleyip onlardan kurtulmaya karar verdiler ve bunu da Tanrı’nın adıyla kendilerine gelen bir çağrı olarak birbirlerine aktardılar.
Karanlık siyah pelerinini yeryüzünün üzerine örttüğünde gençler ellerinde meşaleler ile büyük bir yaygara kopararak ormana daldılar. Freyja sesleri duyup huzursuz uykusundan sıçrayarak uyandığında artık kaçmak için çok geçti. Bir anda evlerine doluşan onlarca insandan kimisi etrafı kırıp döküyor, kimisi de annesiyle genç kıza saldırıyordu. Annesini yaka paça dışarı sürüklerlerken Freyja sadece çığlık atıp kendisini korumaya çalışıyordu. Annesinin akıbetinden bihaber vücuduna aldığı darbelerin şiddetini azaltabilmek adına olduğu yere çökmüş ve hıçkırıklarla ağlıyordu. Biri kolundan tutup onu dışarı sürüklemeye başladığında direnemedi bile. Gecenin soğuğu tüm vücudunu sardığında dışarıda olduğunu anlayıp annesini bulabilme umuduyla ürkek bakışlarını etrafta gezdirdi.
Annesi tahtadan bir direğe bağlanmış bir halde ağlayarak kızının canını bağışlamaları için ona nefret kusan kalabalığa yalvarıyordu. Birinin elinde tuttuğu meşale ile annesine yaklaştığını gören Freyja’nın dizleri toprağa değdiğinde, göğsünden kopan çığlık ormanın derinliklerinde yankılandı. Annesini meşalelerin kıvılcımlarına teslim edilmiş halde gördüğünde gözlerindeki yaşlar bir sel gibi yanaklarından süzülüyordu. “Anne!” diye haykırdı ancak sesinin gücü, nefretle dolmuş kalabalığın gürültüsünde kayboluyordu. Alevler yükseldi, önce tahtanın çıtırtıları, sonra annesinin feryadı duyuldu. Freyja, annesinin gözlerindeki korkuyu gördüğünde bir an için dünya durmuş gibi hissetti. Tüm sesler kesildi ve sadece alevlerin vahşi dansı kaldı geriye. O an, Freyja annesinin son nefesini verirken gözlerindeki acıyı unutamayacağını biliyordu.
“Onu da yakın! Şeytan bedenini ele geçirip hepimizi lanetlemeden evvel, bir an önce bu cadıyı da yakın!” Avuçlarında biriktirdiği irili ufaklı taşları genç kıza rastgele savuran bir kadının bu cümleleri kalabalığı daha da alevlendirdi. Freyja’nın kollarını tutan gençler onu da annesinin yanına sürüklemeye başladıklarında kalabalıktan birisi öne atıldı. “Hayır, onu yakamayız. Görmüyor musunuz o zaten ateşin çocuğu, şeytanın tohumu. Ateş ona ne yapabilir ki!”
Kalabalıktan hayret nidaları yükseldiğinde birbirlerine bakarak ne yapacaklarını tartışmaya başladılar. Yaşlılardan biri bastonunu sertçe yere vurup dikkatleri üzerine çekmeye çalışırken bir fikir attı ortaya. “Madem o ateşin çocuğu, o zaman biz de onu suya atarız.” Bu fikir herkese mantıklı gelmiş olacaktı ki fısıldaşmalar kesildi ve herkes başını sallayıp genç kızın okyanusa atılmasını onayladı.
Freyja delirmiş gibi annesinin adını haykırıyor ve ona ulaşmaya çalışıyordu. Kendisi için yapılan planı duymamıştı bile. Aniden sürüklenmeye başlamasıyla çırpınmayı kesti çünkü annesi de çığlık atmayı kesmişti. Yanık et kokusu tüm ormana yayıldığında Freyja da başına gelecekleri artık kabullenmişti. Onun ölümü de annesininki gibi olacaksa canı çok yanacak demekti. Arkasında büyük bir kalabalıkla okyanusun kıyısına geldiklerinde gecenin karanlığında daha da korkutucu görünen uçsuz bucaksız suya baktı genç kız. Ona her zaman huzur veren mavilik şimdi onun mezarı olacaktı. Kalabalıktan hâlâ ona karşı sarf edilen acımasız ithamlar yükseliyordu. Şeytanın tohumu diyorlardı ona, oysaki genç kız çok küçük yaşta kaybettiği babasına benziyordu. Sırf saç renginden dolayı cadılıkla suçlanıyordu. Kimseye bir zararları dokunmamıştı, onlar rahatsız olmasınlar diye sadece geceleri dışarı çıkıp herkesten uzak yaşıyorlardı. Kimseyle göz göze gelmiyordu bile. Sadece bir kere, Komutan Vidar ile denk düşmüştü bakışları. O tek bir an bile yetmişti genç kızın adamın bakışlarında kaybolmasına. Herkesten kaçardı, kimse onu görsün istemezdi ama Vidar hep onu görsün, hep ona baksın isterdi. Ancak onu ne kadar çok severse sevsin, kendisini ona denk görmüyordu ve bu yüzden de aşkını kendi içinde yaşıyordu.
Şimdi ise ondan sebepsizce nefret eden insanların öfkesi ölümü getiriyordu genç kıza. Sırtına yerleşen kuvvetli el tam onu uçurumdan iteceği esnada kalabalığın arkasından öfkeli bir ses duyuldu. Vidar şehre giriş yaptığında burnuna çalınan yanık et kokusu ve insanların bağırış seslerinden ne olduğunu anlayamamış ancak ormanın girişinden yükselen alevleri görünce korkunun tüm hücrelerine işlemesiyle soluğu uçurumun kıyısında almıştı. Sevdiği kadını orada, o halde görünce kendi halkına karşı öfkesinin esiri olup kılıcını kınından çekip atının üzerinden atladı. Freyja ile bakışları birbirini bulduğunda genç kızın ilk defa ona bu kadar uzun baktığını ve bakışları ile onu kurtarması için adeta yalvardığını fark etti. Freyja’nın sırtına yerleşen elin sahibine doğru toprağı titretecek şiddette adımlarla ilerlerken genç adam bir anlık korkuyla kızı aşağı itti. Freyja yeri göğü inletecek kadar büyük bir çığlıkla uçurumdan düşerken Vidar yerinde donup kaldı. Sanki her şey ağır çekimde gerçekleşiyormuş gibi anbean genç kızın ölümünü izliyordu. Savaş meydanlarında onca insan görmüştü gözünün önünde son nefesini veren ama ilk defa canının bu denli yandığını hissediyordu. Uzansa tutabilecekmiş gibiydi ama aralarında metreler vardı. Feryadı gecenin karanlığına karışırken kalabalık suspus olup geriye çekildi. Az önceki nefretleri, iki insanın ölümüne sebep olan öfkeleri Vidar’ı görünce yerini korkuya bırakmıştı.
Genç kızın suya gömüldüğünü aşağıdan gelen kuvvetli çarpma sesinden anlayan Vidar sımsıkı yumdu gözlerini. Freyja’yı saran dalgalar kızı iyice dibe çekiyordu. Kalabalık korkuyla dağılırken Vidar çaresizce yere çöktü. Hayatında ilk defa omuzları düşmüş, başı yenilgiyle önüne eğilmişti. Gözünden bir damla yaş süzüldü ve onu yenileri takip etti. Eli gözlerinden akan yaşlara değince başını kaldırıp öyle bir bağırdı ki sesi yedi diyardan duyuldu. Uçurumun kıyısında akıttığı gözyaşlarının bir damlası rüzgârın etkisiyle okyanusa ulaştığında bir ses yankılandı kulaklarında. “Onun yaşaması için nelerden vazgeçebilirsin?”
Vidar sesin nereden geldiğini anlayabilmek için başını kaldırıp etrafına bakındı ancak hiçbir şey göremedi. “Beni göremezsin Savaşçı, ben Okyanusun Ruhuyum. Sevdiğin kadın için akıttığın gözyaşları uykumdan uyandırdı beni.”
Vidar aceleyle doğrulup bağırdı. “Onu bırak, beni al. Bırak o yaşasın.”
Ufak bir kıkırtı yalayıp geçti tenini bu defa. “O artık benim, bana ait! Benim olanı benden geri alamazsın lakin onun yaşamasını sağlayabilirim. Elbette bunun için büyük bir fedakârlık yapman gerekecek.”
“Ne istersen yaparım, yeter ki yaşasın.” Vidar, eğer Freyja’nın yaşaması için ufacık da olsa bir şansı varsa kendi hayatından bile vazgeçmeye razıydı.
Okyanusun Ruhu’nun sesi, dalgaların arasından yankılanırken bir yargıç gibi ağır ve kararlıydı. “Sevdiğin kadını geri istiyorsan, yalnızca hayatını değil, kimliğini de feda edeceksin. Gücünü, adını, şanını bırakacaksın. Sıradan biri olarak yaşayacak, yalnızca sevdiğini uzaktan izlemekle yetineceksin. Kabul eder misin?”
Vidar soluğunun anlık olarak kesildiğini hissetti. Ellerini yumruk yapıp öne eğildi. O an zihninde yalnızca Freyja vardı: Çırpınışları, dalgaların arasındaki kırılgan bedeni… İçinde hiçbir tereddüt kalmadan başını kaldırdı ve soğuk bir kararlılıkla cevap verdi. “Sonsuza kadar gölgede yaşamayı kabul ederim, eğer Freyja o ışıkta yaşayabilecekse.”
Gözyaşlarının uyandırdığı Okyanusun Ruhu dileğini kabul etti. Karanlık sularda iyice dibe çekilen Freyja’nın etrafını balıklar sarıp onu yüzeye doğru çekmeye başladılar. Balıkların bir kısmı kızın bacaklarına dolanıp teniyle bütünleşti. Gecenin karanlığında bile ışıltısıyla göz kamaştıran büyüleyici kuyruğu beline dek uzanıyordu. Suya girdiği gibi birbirine dolanan ateş rengi saçları eskisinden daha parlak bir şekilde dalgaların arasında ahenkle dans etmeye başladı ve en sonunda Freyja’nın yemyeşil gözleri karanlığı delip geçecek kadar büyük bir ışıltıyla aralandı. Okyanusun Ruhu genç kıza kendinden bir parça üflemişti. Freyja mutlulukla balıklarla dans etmeye başladı. Artık ona bahşedilen yepyeni bir ömür vardı.
Böylelikle günler, haftalar ve hatta aylar, yıllar geçti. Freyja’nın bacakları artık dalgaların bir parçasıydı; ateş rengi saçları, denizin mavi örtüsüne karışarak ışıldıyordu. Okyanusun derinlikleri ona bir yuva sunmuştu, ama her seferinde dalgaların fısıltılarında bir şey arar gibi hissediyordu. Her akşam ay ışığında yüzeye çıktığında içini dolduran sevinç birden yerini açıklayamadığı bir boşluğa bırakıyordu. Neden bu kadar yalnız hissediyordu? Dalgaların ona fısıldadığı şarkı içinde bir şeylerin eksik olduğunu söylüyordu, ama neydi bu eksiklik? Bir damla yaş inci tanesine dönüşerek yanaklarından süzüldü ve okyanusa karıştı. Boşluk, dalgaların derinliklerinde yankılanmaya devam etti.
Vidar ise her şeyini kaybetmiş olmasına rağmen yine de mutluydu. Eski gücü, şanı şöhreti yoktu. Önceden etrafında pervane olan insanlar artık yüzüne bile bakmıyordu ancak Vidar onları umursamıyordu. Freyja ve annesinin eski kulübesini onarmış ve ormanın girişinde yaşamaya başlamıştı. Her gece, uçurumun kıyısına gidip saatlerce oturur ve Freyja’yı görmeyi beklerdi. Onun dalgalarla dansını izlemek yüzünde büyük bir gülümsemeye sebep olur ve sanki onu duyabilecekmiş gibi elini kalbinin üzerine koyup onu ne kadar çok sevdiğini söylerdi.
Vidar ömrünün son anına kadar her gecesini o uçurumun kıyısında geçirdi ve öldüğünde Okyanusun Ruhu bir kez daha uyanıp onu da kendi ruhuna kattı. Freyja’nın etrafını sarıp onu dilediği her yere götüren dalgalar artık Vidar’ın ruhuydu.
Freyja ay ışığının yansıdığı dalgaların üzerinde dururken Vidar’ın ruhunu duyuyordu. Onu hatırlamasa da her bir dalgada, rüzgârın her fısıltısında onun yanında olduğunu hissediyordu. Ve bu hissin içindeki boşluğu da anbean doldurduğunu fark ediyordu. Freyja, ay ışığının dalgalara vurduğu o huzurlu gecede gözlerini kapattı. Dalgaların şarkısı bir melodi gibi ruhunu sardı. Sanki her dalgada bir çift sevgi dolu gözün bakışını hissediyordu. Okyanusun sonsuz akıntısı ruhunu bir yerlere çağırıyordu. Vidar’ın ruhu artık her damlada onunla birlikteydi. Bir fırtınanın şiddetiyle değil, derin bir sevginin sessizliğiyle birleşmişlerdi. Freyja, okyanusun üzerinde dans ederken kalbinde bir sıcaklık hissetti. “Hiçbir fırtına bizi ayıramaz,” diye fısıldadı dalgalar. Freyja, dalgaların onu ufka taşımasına izin verdi, çünkü artık sonsuz bir beraberliğin içinde kaybolmuştu.


